19 Mart 2012 Pazartesi

Sürdürülebilir Arıcılık

Dünyada genel duruma bakılırsa arıcılığın geleceği pek iyi gözükmüyor. Yönetim sistemimizi baştan aşağı değiştirmemiz gerekiyor. Yoksa hem arılarımızın sağlığı ve gücü, hemde balın sonu gelebilir.

Arı dediğimiz böcek evcilleştiremediğimiz ama beraber çalışma yöntemleri bulduğumuz tek hayvan. Evcilleştirmekten kastımız, bu böceği hiç dışarıya salmadan, yediğini içtiğini kontrol ederek bal üretmesini sağlayamıyoruz. Öyleyse vahşi formunda tutabildiğimiz bu böceğe olan saygımızı arttırmamız ve arılarla çalışma fırsatı yakaladığımız için kendimizi şanslı saymamız gerek. Ben arıya böcek derken bile saygısızlık ettiğimi düşünüyorum.

Arının tarım alanında yaptığı işler gözle görülmese de yediğimiz yiyeceğin %40’ı kadarından sorumlu olduğunu unutmayalım. Çiçekten çiçeğe ve ağaçtan ağaca konarken yaptığı tozlanma ile taşıdığı polenler bitkilerin döllenmesine, mahsulün çoğalmasına yarıyor. Aslında bu %40 oranı sandığımızdan daha fazla olabilir. Merada tozlanan ve gelişen otları inekler yiyor, et oluyor; ağaçların çiçekleri tozlanınca tohumları döllü oluyor ve toprağa düştüklerinde daha fazla şansları var. Bahçede domates, biber, kabak gibi bitkiler tozlaşma sonucu daha fazla ürün veriyor. Bu kadar yaptığı işten sonra artık arıya ve kolonisine gereken saygıyı gösterecek bilinç oluşmuyorsa bu işi bırakmanızı tavsiye ediyorum.

Modern tarım diye dayatılan yöntemler sonucu kullandığımız kimyasal gübreler, genetiği değiştirilmiş tohumlar ve böcek ilaçları sonucu toprak ana bize öyle bir küsecek ki, bir gün üzerinde yaşadığımız bu Anadolu bize bir damla yiyecek sunmayacak. Eğer temelinden sarsarak bir şeyleri değiştirmezsek Anadolu üzerinde hayatın devamı ve sürdürülebilirliği tehlikeye girecek ki örneklerini şimdiden çevremizde görmek mümkün. Hayatın doğduğu ve pek çok uygarlığın, dinin, mezhebin üzerinden geçtiği anadolu çorak ve verimsiz bir yer olacak.

Sürdürülebilirlik burada anahtar kelime. Örneğin pek çok genetiği değişmiş tohumlardan üretilmiş ürünün tekrar tohum olarak ekilebilmesi mümkün değil. Keza dışarıdan ithal edilmiş bir ana arının şartlarımıza uymadığı için ikinci seneye çıkabilmesi de mucize oranında bir şey. Bu ana arının da sürdürülebilirliği çok az. Mevsimden mevsime devamlılığı olmayan yöntemlere başvurmamızın sebebi ne peki? Her söylenene inanmayın, takım elbiseli satıcılara güvenmeyin, çok bal, kuvvetli koloni, günde 5000 yumurta yapan ithal ana arı laflarına aldanmayın. Labaratuar şartları, doğanın şartlarına benzemez, labaratuarda çok yumurtlayan ana arı Karadeniz yaylalarında küser gider de ne olduğunu dahi anlayamazsınız!

Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı.

Ne güzel bir latife. İlkokulda yerli malı haftası yapardık. Herkes evden elişi birşeyler getirir, kermes yapılır ve satılırdı. Bu latifenin ekonomi üzerindeki etkisini bir kenara bırakalım. Yerel olan ürün bizim şartlarımıza göre yetişmiş, şekil almış ve dayanıklılığını kanıtlamış üründür. Tüm tükettiğimiz yerel ürünler hücrelerimize kadar işlemiştir. Ama birileri bu yerel ürünlerin gelişmesine bilerek yada bilmeyerek sekte koyuyor. Amasya elmasının bitirilmesi gibi. Arıcı olarak da kendi yerel kolonilerimizden kendi anamızı üretmemiz gerek. Bir kaç arıcı birleşip genetik çeşitlilikte sağlandığı zaman ana arılarımız mükemmel seviyelere gelecektir. Ancak bu şekilde sürdürülebilir bir arıcılık yapabiliriz. Her sene ne olduğu belli olmayan ana arıları satın almaktansa kendi mevsim şartlarımıza uygun, kendi bitki örtümüze uygun bir arı ile çalışmış oluruz. Arının dili varsın uzun olmasın, varsın boyu küçük olsun, varsın az bal üretsin ama yerel arı olsun. Yoksa her sene tonla para harcayıp arı bulmak için geçireceğimiz zaman bizim hayatımızdan çalacak ve cebimizi boşaltacaktır.

Yani yerel arı ile çalışmak aslında daha ucuza mal olan bir şey. Yerel kavramını daraltırsak bulunduğunuz şehirde size en yakın arıcıdan temin edin arınızı. Başka şehire bile gitmeyin.

Yav larvan var, erkek arın var, bir sürü kovanın var; genetik çeşitlilik de mevcut, üretsene ana arını. Sana uygun olan budur, ithal edilmiş ana arı değil.

Ticari boyutlarda yoğun olarak yapılan arıcılık hem çok fazla enerji ve zaman hemde finans harcıyor. Karşılığında ise sürekli dalgalanan bir ekonominin içinde ne kadar bal hasat edeceğimizi bilemeden arıcılık yapıyoruz. Bu üretim aşamasında kullanılan büyük miktarlardaki elektrik, su, temizleme ve sterilize etme ekipmanları, balmumu üretme ekipmanları ve tüm bu yapışkan işin temizliği için kullanılan deterjanlar ve dahası kovanlarımızı taşırken yaktığımız benzin hep çevreyi kirletmekte. Bir dolu tahta kovan malzemesini tutacak yapılar, sır kesme makinaları, bal sağma makinaları, kazanlar, tanklar bu arıcılık operasyonunun etrafında gittikçe çoğalan ve kirliliğe kirlilik katan, çevremizi yaşanmaz hale getiren, hayatımızı zorlaştıran şeyler. Kovanlar, çerçeveler, besleme aparatları ve daha pek çok arıcılık ekipmanı çok elektrik gerektiren makinalar ile ve insan gücü kullanılarak bir araya getiriliyor ve çevreyi daha da kirletiyor. Harcanan karbon atmosferde toplanıyor ve mevsimleri değiştirecek yada ozonu delecek kadar da çoğalıyor. Farkında olmadan kendimize kötülük ediyoruz.

Bu arada yanlış kullanılan antibiyotikler, parazitlerin ve bakterilerin daha da güçlü olarak karşımıza çıkmasına neden oluyor. Arımız ise zaten doğallığından pek çok şey kaybettiği için bu güçlü parazit ve bakterilerle savaşacak dermanı yok. Arılarımızın atalarının 100 milyon yıldır süregeldiğini ve bu hastalıklarla mücadele ettiğini düşünürsek bizim arıya verdiğimiz zararın boyutları daha da çok ortaya çıkıyor.

Arının sürdürülebilirliğini ortadan kaldırdık.

Bazı arıcılar ise potansiyel olarak tehlikeli ve yasal olmayan kimyasallar ki bunun içinde antibiyotikler ve organo-fosfatlar var, kullanarak hem kendi geleceklerini tehlikeye atıyorlar (bunun polisi var, mahkemesi var, hapisi var), hem kendi itibarlarını zedeliyorlar, hem kendilerinin hemde müşterilerinin sağlıkları ile oynuyorlar fakat bu arada arının problemlerine kalıcı çözümler üretmeyi hiç düşünmüyorlar. Bu kullanılan antibiyotik ve kimyasalların, lipofilik diye adlandırılan ve balmumunun yeniden temel petek olarak kullanımı ile karışık bir kokteyl olarak kalıntısal yolla dağıldığını ve yeni nesil arıları da etkilediğini biliyor muyuz? Yani günü kurtarmak adına kullanılan bu kimyasalların aslında sizin işinizin devamlılığını tehlikeye attığını görebiliyor musunuz? Yarattığımız problem aslında çok daha büyük bunun farkına varmamız gerek.

Tüm bu kullanılan kimayasallar sonucu eğer bal hasadımız çok süper olsaydı, arılarımız sağlıklı ve güçlü olsaydı, bahar başında hiç koloni kaybı olmadan işimize başlasaydık, bu işlemlerin gerekliliğini anlayabilirdim. Ama bal hasadı tamamen hava şartlarına dayanırken ve bu yazıyı yazarken bile bir yerlerde kolonilerin varroa ve taşıdığı virüslerden öldüğünü bilmek beni üzüyor.

Dışarıdan ithal edilen ana arı ve arıcılık malzemeleri yüzünden Küçük Kovan böceği, Tropilelaps biti gibi zararlıların Anadoluya girmesi an meselesi ki bunu da Afrikalı Bal arıları da takip edebilir. Afrikalı bal arıları gelirse o hiç sevmediğimiz hırçın ama yerel türleri mum ile arayacağız tabii mum yapacak bal mumu olursa!!!

Tabii ki günümüz modern yaşamında, insanların 9-5 ofislerde çalıştığı ve borçlarını ödemek için yaşadığı bir dönemde arı ve doğaya yaptığı etkilerin önemini görecek anlayışın olmasını bekleyemeyiz. Pek çok kişinin gözünde bal arısı iğnesi olan ve saldırıp sokan bir böcektir dahası kene gibi zararlı bir mahlukattır. Bal Arısının doğal bir kaynak olduğunun, korunması gerektiğinin farkına varılması ve bu toplum bilincinin yaygınlaştırılması için arıcılara büyük görev düşüyor. Artık arıcı olarak kendi kovanımızın dışına çıkmamız ve bal arısının ne olduğunu her fırsatta, her yerde anlatmamız gerektiğine inanıyorum. Pek çok kişi eşek arısını bal arısından ayırt bile edemiyor. Hükümetler ise test edilmemiş GDO’lu tohumların kullanılması için finans vermekte fakat gerçekten sürdürülebilir, organik tarım veya arı hastalıkları ile ilgili araştırma geliştirme kaynakları vermiyor.

Pratik yönden baktığımızda sürdürülebilir arıcılık felsefesi koloni başına daha az bal hasadı fakat sağlıklı koloniler demektir. Ayrıca bu yöntemlerin uygulanmaya başlandığı sezonun ilk kışı ile beraber koloni kayıpları da olabilir ki bu güçlü kolonilerin ayakta kalması ve zayıfların elenmesi olarak düşünülmelidir. Güçlüler aralarında çiftleşerek daha da güçlü koloniler oluştururlar. Bu yöntem ile arının sağlığı kesinlikle düzelir. Kalan kolonilerden iyi özelliklere sahip olanları çiftleştirilir ve arıcı olarak sadece arıya bakmak değil aynı zamanda kendimizi eğiterek güçlü ve iyi özelliklere sahip koloniler yetiştirmek için çalışmamız gerekir. Bu da kötü bir şey değildir.

Arıların bugünkü problemlerinin çözümü ve suçlusu da arıcının ta kendisidir. Başka hiç kimse sizin kadar bu konuya önem verip çözüm üretemez. Daha fazla bilgiyi paylaşmalı ve normal halkı eğitmek için çaba sarfetmeliyiz ve bunun en önemli adımı da gelecek nesildir.

Son 150 yıldır yaptığımız arıcılık yöntemini yeniden düşünüp değerlendirmemiz ve gerekiyorsa bu kemikleşmiş yöntemleri değiştirmemiz gerekiyor. Hiç düşünülmeyen, akla gelmeyecek şeyi düşünmemiz gerek: Ticari yöntemlerle yapılan arıcılık sürdürülebilir değildir. Nede olsa 50, 100 veya daha fazla koloninin, bu sayıyı desteklemeyecek bir vadiye sıkıştırılması aynen ticari kafes tavuğu yetiştiren fabrikalarda 10bin adet tavuğun sıkışık yaşadığı ve hastalıkların da çok hızlı yayıldığı berbat sistemlerden farkı yoktur.

Haddinden fazla kullandığımız zirai donanım kimyasallarını tekrar gözden geçirip daha iyi bir bal hasadı için ne yapmamız gerektiğini ortaya çıkartmamız gerekiyor. Unutmamamız gerekir ki sentetik kimyasallar ile uyguladığımız hastalıklarla mücadele yöntemleri en sonunda koca bir yanlış olarak ortaya çıkacak ve bağımlılığı da arttıracaktır. Kalıcı çözümler ise gene arının kendisinde aranmalıdır. Onlara en iyi yaşam koşullarını sunarsak, hastalıklarla mücadele için kendi yöntemlerini geliştirebilirler ki milyonlarca yıldır yaptıkları bir şey zaten, bunu ellerinden almayalım.

21. yüzyılın perspektifinden bakıldığında, 150 yıldır yaptığımız ticari arıcılık, insanın doğaya hükmetme ve diğer canlıları kendi istekleri doğrultusunda geliştirme isteğinden dolayı türlü yöntemler ile gelişmiştir. Tabii bu dünya üzerindeki baskın tür olmamızdan dolayı problemlere hep bilimsel çözümler üretme yoluna da biz gidiyoruz (her şeyi biliyoruz ya). Sonucunda da güzel dünyamızı kendi burnu büyüklüğümüzden dolayı dibi olmayan bir çöplük olarak değerlendirdik. Dazlak kalmış ormanlar, artık üretkenliğini yitirmiş toprak ana, kirlenmiş su kaynakları bizim silkinip kendimize gelmemiz için yeterli bile olmuyor. Bazı çalışmalar var tabii, bir kısım kendi imkanları ile bir şeyler yapmaya çalışıyor ve ananevi gelenek göreneklerini terkederek doğa ile daha içi içe ve mevsimlerin devinimleri ile yaşamayı yeniden öğreniyor.

Buna göre son yıllarda çok hızlı büyümeye başlamış ve artarak giden organik yiyecek hareketi ile halkın gözünde bir şeylerin değişmeye başladığını görebiliyoruz. Buna rağmen karşılarında çok büyük kimyasal tarım ilaçları üreten holdingler var ki, terbiyesizce kendi ürettikleri genetiği değiştirilmiş, mutasyona uğramış tohumlarla, kiyasal ilaçlara bağımlı hale gelmiş ürünlerini dünyamız üzerine serpiştirmeye devam ediyorlar.

Geçtiğimi yüzyılın en büyük dersi bu kadar hor kullandığımız doğa ananın çektiği ızdırabı gelecekte bizim çekecek olmamız. Yağmur ormanlarının kesilmesi, içinde yaşayan canlıların yok edilmesi, erozyon ile toprak kaybı, mevsimlerin değişmesi gibi sonuçlar yanlızca bizi değil, gelecek 10 yada 20 nesili de etkileyecektir.

Gelelim arılara, son 150 yıldır yaşam şartlarını kendilerinden daha iyi bildiğimizi sandık, hangi petek büyüklüğünü tercih edeceğini biz söyledik, kaç koloninin bir arada yaşaması gerektiğini biz dikte ettik ve hayatlarının her aşamasında müdahele ettik ta ki ana arının suni çiftleşmesine kadar. Ve şimdi de kendi kibrimizin meyvalarını topluyoruz! Arılar artık hayatta kalabilmek için kimyasallara ve insan müdahalesine ihtiyaç duyuyor.

Bu olgu tersine çevrilebilir mi? Bu soruya hiç kimse doğru bir yanıt veremez ama sürdürülebilir arıcılık yapan kişiler cevabın arıcılıkta daha düşük teknoloji kullanarak kendi peteklerini örmesine izin vermek, yapay kısıtlamalar yaratan çerçeve ve temel petek kullanımına maruz bırakmamak olduğunu düşünüyorlar ve bunda haklı oldukları da her geçen gün perçinleniyor. Çözüm belki de sandığımızdan çok daha basit.

Temel petek kullanımı arılara yardım amaçlı ortaya çıkmış, enerjilerinin bir kısmını petek örmek yerine bizim için bal toplamaya yönlendirmelerini sağlamıştır. Çünkü temel peteklerin boyutu sadece işçi arı yumurtalarını destekleyecek biçimde tasarlanmıştır. Şişman ve olan balı yemekten başka hiç bir iş yapmayan erkek arılar bu peteklerde yetişmez! Ve bu arada bu peteklerin boyutu doğal petek boyutlarından 0,3 ila 0,5mm arası büyük olduğu içinde işçi arının da vücudu büyümüştür.

Büyük arıların daha iyi arılar olduğu düşünülmüştür hep. Dilleri de buna nazaran büyük olduğu için daha fazla nektar toplayabilir hale gelmişlerdir fakat burada gözden kaçan çok büyük bir yanlış var. Vücudu büyüyen arının uçma mesafesi ve hayatı kısalıyor. Büyük ihtimalle parazit ve hastalıklara da daha yatkın hale geliyor. Yani arılara doğallıklarını kaybettirmiş oluyoruz.

Peteklerini kendi istedikleri gibi ördüklerinde ise varroa parazitinin azaldığı gözlemlenmiştir. Hem larva gelişirken petek içinde daha az yer var hemde arının toraksı (ensesi) küçüldüğü için parazitin tutunabileceği daha az alan. Arılara seçenek verildiğinde peteklerini hep aynı boyda örmüyorlar. Bizim sadece tahmin edebileceğimiz nedenlerle farklı boyutlarda petek örüyorlar. Temel petek vererek her şeyi kontrol etme arzumuz, arıların bugünkü problemlerini ortaya çıkardı. Bugün o güzel ve doğal örülmüş petekleri kendi yÜÇK ve dÜÇK kovanlarımda gördükçe hem bu mucizevi mimarlığa hayran hayran bakıyorum hemde kesinlikle çerçeveli arıcılığa dönemem diyorum. Bu mutluluğu benden kim alacakmış şaşarım...

Görünüşe göre arılar kendi peteklerini örmekten daha mutlular; zaten bunun için yaratılmamışlar mı? Kendi doğal yaşam döngüleri içinde ve vücutlarının yapıları gereği balmumunu üretmiyorlar mı? O zaman bu işi yapma özgürlükleri de var demektir. Eğer bu, koloni mevcudunun %15’i erkek olacak demekse varsın olsun. Neden %15 oranında erkeğe ihtiyaç duyduklarını belki hiç bir zaman bilemeyeceğiz fakat zaten bilmemize de gerek yok. Konvansiyonel arıcılıkta erkek larvalarının öldürülmesi ana arının kalitesini düşürmez mi? Arıların en iyi özelliklerinin erkek arılardan geçtiğini unuttuk mu? Etrafta bulunan kalitesiz ana arıların erkek arı yoksunluğundan dolayı olduğunu hiç düşündünüz mü?

Arıcılığı artık karlı bir hobi yerine doğal kaynakları koruma ve restorasyon olarak görüyorum. Balı çok sevsemde kendi kendine bakabilecek arılar yetiştirmek istiyorum. Ne kadar başarılı olacağımı bilmiyorum ama umarım diğer arıcılar ve gelecek nesil de benim izimden gider ve bilginin ışık hızıyla paylaşıldığı şu günlerde dengeli ve gerçekten sürdürülebilir bir arıcılık yöntemini geliştirmeyi başarabiliriz. İşte o zaman arılar doğada vahşi koloniler kurabilecekler ve genetik çeşitlilik için gereken erkek arılar her yerde bulunabilecek.

Benim yÜÇK ile olan kişisel deneyimim henüz yolun başı. Fakat bir oğulun bu kovana yerleşip büyük bir özveri ve istek ile peteklerini örmesini seyretmek, kendi evini inşa etmesine tanık olmak bu düşük teknolojili kovanın basitliğini anlamak için yeterli. Penceresinden çocuklara petekleri göstermek ve onlara çeşitli arı hikayeleri anlatmak ise işin bir diğer eğlenceli kısmı. Küçük beyinlere bir tohum ekiyorum ki meyvalarını belki de onların çocukları yiyecek.

yÜÇK veya dÜÇK yapımı çok basit olan bir kovan tarzıdır. Her arıcının gelecek sezon bir iki tane yapıp normal langstroth kovanlarının yanında bunu da denemelerini isterim ve garanti ediyorum ki arıcılık deneyiminize yeni ufuklar açacak ve bu işi daha gönülden yapmanızı sağlayacaktır.

www.biobees.com adresinden çeviren Gürkan Yeniçeri. Direk bir çeviri olmadığının farkındayım. Aralara bir iki fikrimi de serpiştirdim doğal olarak.