8 Ağustos 2015 Cumartesi

Bilgi, İnternet, Kapitalizm, Paylaşımcı Sistemler, Çiftçi v2.0

Bir pide ustası arkadaşımla konuşuyordum. Avustralya'da yeni olduğu için, unun su tutma ve nem oranı, hangi yağların ve tuzların iyi olduğu, hangi mayaların daha iyi çalışacağı konularında sohbet ediyorduk. Tabii bu kadar bilgiyi nasıl ve nereden bulduğumu da merak etti. Kendi ustasından topladığı sözlü aktarılan bilgilerin hemen hemen hepsi bende mevcut, hatta tarif defterine not aldığı, fırın nem oranının ekmeğin kabuk sertliğine ve çiğnemlik yapısına etki ettiği bilgisi dahi bende mevcut.

Günümüzde bilgi sayısal olarak hızla dolaştığı için erişim çok kolay. İsteyen istediği bilgiyi yazılı, sözlü, resimli ve hatta videolu bulabiliyor. Tamam internet aynı zamanda bir çöplük ama evde bir kaç kere yapsanız "doğru bilgi" hangisi hemen ortaya çıkar değil mi? Hal böyle olunca üretimin yüksek olması gerekir değil mi? Ama değil. Belki tüketim toplumu olduğumuzdan "bilgi" sadece bir ürün gibi okunup atılıyor çünkü o bilgiye erişmek için herhangi bir çaba sarfetmedik. Ya da tembelliğimizden dolayı popomuzu koltuktan kaldırmak zor geliyor da olabilir. Ya da maaşlı çalıştığımız işimiz zihinsel ve bedensel tüm enerjiyi çekip aldığı için internette gördüğümüz ekmek tarifini yapacak gücümüz kalmamış.

"Bilgi" bir kapital ekonomi aracı olarak patent veya çeşitli koruma yasalarıyla tekelleştirilmeye çalışılmış hep. Tabii annemin bizim için yıllar önce fasikül fasikül aldığı ana britannica veya walt disney ansiklopedisi artık anlamını yitirmiş durumda, zaten finansal sorunlardan dolayı o ansiklopedilerin de sonunu getirememiştik. Bir tek sanırım Büyük Larousse tam olarak vardı evimizde. Şimdi açıyorsun interneti, o kütüphaneye sığmayan Larus cebine geliyor. Wikipedia'nın üretilebilmesi için para harcanıyor. Fakat üretilir üretilmez değeri sıfıra düşüyor çünkü erişim bedava. Reklamları kısıtlayıcı bir kaç eklenti de kullanıyorsanız ödediğiniz hiç bir şey yok. Tabii hala internet sağlayıcı, telefon servisi gibi hizmetler için para ödüyorsunuz. Kısır döngü burada zaten.



Paylaşımcı, paranın geçmediği, küçük üretime dayalı sistemler ise gittikçe çoğalıyor. Ekonomik ve doğal afetler de bu sistemlerin çoğalmasına katkıda bulunuyor. Çünkü kapital sistemlere ya giriş çok zor ya da çıkmak için her şeyi terk etmek gerekiyor. Sonuç da dımdızlak, eldeki sıfırla kalıyorsunuz ve yardımınıza bu paylaşımcı sistemler gelebilir. Yada ekonomik bir çöküş oluyor ve temel ihtiyaçlara dönmek zorunda kalıyorsunuz. Veya bir deprem yada tsunami gibi doğal bir afet oluyor ve temel ihtiyaçların sürdürülebilir biçimde üretimi önem kazanıyor.

Bir kere gönül vererek ve azimle bu paylaşımcı sistemlerin içinde çalıştığınızda, normal bir 9-5 masa başı işden çok daha fazla zevk alıyorsunuz, ama tabii beyin bu tür zevklere alışık olmadığı için bir miktar bocalıyor olabilir fakat alışmanız uzun sürmüyor.

Paylaşımcı sistemlerin her zaman kapital sistemle şu yada bu şekilde bir bağlantısı var ve bu bağlantı olayın zayıf noktası veya güçlü noktası (perspektifinize bağlı olarak). Bu bağlantıyı kopartabilmek hiç de kolay değil. Fakat eğer çoğalır ve birbirlerine kenetlenirlerse, sürdürülebilir biçimde varolabilir ve plaza çalışanlarını doyurabilirler. Aysun hanımın 8100 projesi de bu bağlamda bir proje. Bilginin bedavaya paylaşılması ve haberleşmenin çok hızlı olması kapitalist sistemlerin de sonunu getiriyor zaten. Olay tekrar temel ihtiyacımız olan "insanların doyurulması" gerekliliğine dönüyor.

Eğer ekebileceğiniz bir toprağınız varsa pek çok kişiden ileridesiniz demektir. Tohumlar zaten bedavaya internetten elde edilebiliyor. İnsan gücü ise sensin. Biraz da koruyup gözettin mi tamamdır. Bu iş için mühendis olmaya da gerek yok.

Öte yandan ülkemizde yaşadığımız problemler de var. Bağların, bahçelerin talan edilmesi gibi. Daha geçenlerde UTTM ekibinin gönüllüleri ve Cenk bey tarafından ekilen bahçe talan edildi. Ondan evvel Aysun Sökmen hanımın saman balyaları çalınmıştı. Arıcı ağabeylerimizden duyduğumuz çalınan kovanlar var. Yeni aldığı saanen keçilerinin bahçede çalışan kişiler tarafından çalınması olayını da ben kendim ilk ağızdan duydum. Bu olaylar oluyor. Bir yerlerde muhakkak kötü niyetli birileri köstek olmak için var. Bu yüzden yönetim, gönül birliği, kontrol ve önleme mekanizmaları kurmak, katılımcıları bilgilendirmek için eğitim çalışmaları yapmak, çocuklara yönelik bahçe gezileri düzenlemek çok önemli. Çevremizi ne kadar bilgilendirirsek, emeğe saygı da o kadar fazla olur kanısındayım. Bu işin risk analizi de bu şekilde yapılıyor. Bir kaç kamera, Sivas Kangal ve "dikkat köpek var" tabelaları, gece bekçisi, yeterli ışıklandırma, yeterli çit, ekim yerlerinin çite uzaklığı gibi caydırıcı unsurlar da yardımcı olabilir. Hayvanların çiplenmesi, kovanlara plaka takılması ve bunların duyurulması gene caydırıcı yöntemlerdir ve suça yönelik motivasyonu bir miktar azaltabilir. Alet edevatın çalınabilme riskini azaltmak için kilitlemek, zincirlemek ve sık sık sayımının yapılması iyi olur. Sistemi bu şekilde kontrol etmek riskleri azaltır. Tabii görüyorsunuz ki bu risk yönetimi başlı başına bir iş. Tüm bu işlerin yapılabilmesi ve takibi için bir kişi gerekli.

Güvene dayalı bir sistem de kuramıyorsunuz çünkü sistemin tamamına hakim değilsiniz. Bir köy ise, köyün tamamını tanımıyorsunuz ve aynı mentalitede değilsiniz. Bir dağın arkasında tek başınıza iseniz daha da kötü, dışarıdan gelecek bozgunculara karşı yapabileceğiniz şeyler kısıtlı. Etrafınızda ki insanları eğitmek, fikirlerinizi yaymak, uygulama ve pratiğe dökerek anlatmak belki toplumu kazanma açısından yararlı olabilir. Siz kapalı kapılar ardında yaşarken, toplumun sizin hakkınızda ki bilgisizliği, korkuyu doğurur. Korkan toplum hakkınızda yalan yanlış konuşmaya başlar. Bu da çeşitli problemlerin doğmasına yol açar.

Güvene dayalı bir sistem kuracaksanız komşularınızın sizinle aynı kafada olması, ortak kullanıma açık bir sistem olması, paylaşımcı ekonominin oturduğu, herkesin bir görevinin olduğu, ve hiç kimsenin "ben daha fazla çalışıyorum" diyemeyeceği bir sistem kurmak zorundasınız. Yoksa çatlak sesler çıkacak, fikir çatışmaları daha büyük sürtüşmeleri doğuracak ve sistemin ahengi bozulacaktır. Yönetim sorumluluğu tabana yayılmalı ve herkesin yaptığı işden sorumlu olması sağlanmalı, aynı zamanda da bir kişinin tüm sistemin başında durması gerekir. Bu kişi sorunlara bilimsel yaklaşabilecek, araştırma ve geliştirme için zaman harcayacak ve sistemin tüm girdi çıktılarını birbirine bağlamayı başarabilecek kadar bilgili ve vizyonu geniş, tüm sistemi kuşbakışı görebilecek yetenekde olması gerek. Sanıldığı kadar zor bir iş değil; gönül vererek yapılırsa çok zevkli bir iş olacağına eminim.

Yeni nesil çiftçiler; internetin verdiği güç, permakültür olgusu, toprak bilgisi ve bilimsel yaklaşımlarıyla bu işi bir kaç adım ileriye götürüyorlar. Yanlış uygulamaları hemen terkedecek, toprağı güçlendirmek için uğraşacak, ürettiği ürünün besleyici özelliklerini düşünecek, uzun vadeli planlar yapıp uygulayacak kadar ileri görüşlü kişiler bunlar. "Çiftçi v2.0" demek yerinde olur. GDO ve hibrit olguları yerine atalık tohumlar ve doğal seleksiyona önem verecek, mineral kompozisyon, bakteriler, kompost, malç, doğal sıvı gübre ve bitkisel ilaçlardan anlayacak, holistik yaklaşımlar ve bütüncül yönetimlere eğilecek ve zararlı ve yapay kimyasallardan uzak duracaktır.

Bu makalemde biraz konudan konuya atladım ve beynimdeki pek çok şeyi bir arada yazmaya çalıştım. Yukarıda yazdığım konularda fikirleriniz varsa, uygulamada sorunlarınız varsa, yorum olarak atarsanız sevinirim.